Search
  • Yağız Alp Tekin

Edirne Sınırında Mültecilerle Bir Gün

Updated: Jun 17


*Yazıda kullandığım düşük çözünürlüklü fotoğraflar için özür diliyorum. Çektiğim binlerce video ve fotoğraf askerler tarafından silindi. Burada paylaştıklarım telefonumdan kurtarabildiğim yalnızca birkaçı.


...


Cumartesi akşamı Edirne Pazarkule sınırında yaşananlardan etkilenmiş, durumu bizzat görmeye karar vermiştim. 1 Mart pazar sabahı güneşin ilk ışıklarıyla taksim beni Pazarkule sınırına yakın bir polis kontrol noktasına bıraktı. Görevliler Türk olduğumu anlayınca daha fazla ilerlerleyemeyeceğimi söylediler. Yanımdan mülteciler girip çıkıyordu ama sınıra gitmek Türkler'e veya gazetecilere kapalıydı. İndiğim yerde Habertürk canlı yayınına şahit oldum. Anlaşılan gazeteciler gerçekten de ilerleyemiyorlardı, polis çevirme noktasından durumu özetliyorlardı.


Hayal kırıklığına uğramıştım. Dün gazeteciler içeri alınırken bugün geçişler yasaklanmıştı. Bir yandan da işler daha da karıştığı için içten içe memnun oluyordum, sonuçta hayat karmaşık bulmacalar çözdükçe daha güzel!


Kemiklerime kadar işleyen soğuk içerisinde Edirne yoluna doğru geri yürümeye başladım. İlk polis noktasında kalabalık bir mülteci grubunun olduğunu görmüştüm, sınıra gidemiyorsam oradaki insanlarla sohbet edebilirdim. Yürürken yolda Taliban tarafından mahallelerinden sürülen iki Afgan'a eşlik ettim. Edirne'de bir bakkaldan erzak alıp sınıra geri döneceklerdi, sınıra yakın yerdeki fırsatçı satıcılardan yakınıyorlardı. Su ve gıdayı pahalıya satıyorlarmış. Konuştuğum bir diğer Suriyeli aile ise umutsuzluğa düştükleri için geri dönmeye karar vermişlerdi. Derken bir taksi durdu ve İstanbul Otogar'a gitmek için normalde taksi metreyle 750 tl tutan yola, 150 euro önerdi.



Toprak yola geçen grup

Derken yolda bir İranlı aileye yaklaştım. Yazar olan, vücudunun sağ yanı kısmi felçli bir adam (aşağıda) , enerji dolu karısı, oldukça tatlı 15-16 yaşlarındaki çocukları, Mikail; ailenin çantalarını taşımaya yardım eden iki Suriyeli mülteciyle ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Polis noktasından geçişler sorunlu olduğu için toprak bir yoldan sınır kapısına gitmeyi kararlaştılar. Bu planın beni tampon bölgeye sokacak olan anahtar olduğunu fark edince ailenin çantalarını sırtlanıp kendilerine eşlik ettim.


Uşak'da yaşadıklarını ve eski gazeteci olan annenin temizlik ve fabrika işi yaparak felçli kocasını ve çocuğunu beş senedir geçindirmeye çalıştığını öğrendim (anneyle konuşmamızdan bir kesit). Mikail ise Uşak'ta bir ortaokula gidiyordu. Beş senedir Uşak'ta yaşamalarına rağmen kurdukları düzeni nasıl bozduklarını sordum. Anlaşılan kapıların açılacağı haberi mülteciler arasında büyük bir heyecana neden olmuştu. 3-4 günlük erzakla aynı gün içerisinde yola koyulmuşlardı.



Yolda Mikail ile sohbet ederken karşı taraftaki Türk polis noktasını fark ettim. Eşlik ettiğim ailenin arasında kamufle olmuş bir şekilde, sadece mülteci görünüşümle Pazarkule sınır kapısına açılan son polis noktasını geçebildim. Yolun sağ tarafında, marul tarlalarının içerisinde, aileler küme küme oturuyorlardı. Kendilerini ısıtmak için kullandıkları odun ateşi post-apokaliptik bir duman yaratıyor, kaderine boyun eğmiş anneler çocuklarını oyalıyordu.




Derken bir yardım arabası içindeki simitlerle kalabalığa yaklaştı. Arabayı büyük bir kalabalık sardı ve simitten bir parça alabilmek için birbirlerini ezmeye ve oyuncak araba gibi arabayı yukarı aşağı sallamaya başladılar (konuya ilişkin video). Yüzlerce insan küçük bir Ford'un içerisinden simit poşeti çıkarmaya çalışıyordu. Pirana saldırısına benzer bir görüntüydü.


İranlı eski gazeteci kadın bana yardımcı olabilmek için Farsça bilmenin verdiği avantajla Afganlar ve İranlılarla sohbet etmeye başladı. Kimse ne olacağını bilmiyor, bekliyordu. Dünkü çatışmalar sonucunda biber gazından etkilenen ve hasteneye kaldırılan bir bebekten bahsediliyordu. Türkmen, Afgan, Suriyeli, Afrikalı aileler bolca kadın ve çocukla bekleşirken; erkekler yemek bulma ve sınırı zorlama görevini üstlenmişlerdi.


Mikail olanların ciddiyetine yavaş yavaş varıyordu. Ara ara bana dönüp olan bitenden duyduğu şaşkınlığı dile getiriyordu.


"şu çocuğa baksana çok acıdım haline", " herkes yerlerde baksana", "arabaya nasıl da simit için saldırdılar ama"...


Kızılay ve diğer derneklerin çorba ve sandviç dağıtan yardım otobüslerini geçtikten sonra Türk tarafının gümrük kapısına ulaştık. Gümrük kapısındaki binanın bahçesi askerlerce korunuyor, geri kalan alan on binlerce insanla doluydu. İki gümrük kapısını bağlayan tampon bölgenin kapıları Türk tarafı tarafından açılmış, Yunan tarafıysa sınırı çevik kuvvet, toma ve askerlerle koruyordu. Yunan sınırı boyunca uzanan dikenli tel kalınlaştırılmış, 20-30 metre aralıklarla silahlı askerler yerleştirilmişti.


Eşlik ettiğim aile diğer İranlı arkadaşlarına kavuşttuktan sonra soluklanmak için battaniye altında sohbete koyulduk. Kısmi felçli yazar adam sigara sarıp ikram etti, bense yanımda getirdiğim simiti yemeye koyuldum. Israrla kabul etmememe rağmen elime lavaş arası beyaz peynir ve çay sokuşturdular. Bir saattir yürüyorduk. Gücümü toplayınca arazide yürüyüşe çıktım.



İki gümrük kapısını birbirine bağlayan 200 metrelik yol, sınırı aşmaya çabalayan erkeklerle doluydu. Yolun iki tarafındaysa aileler dinlenip odun ateşine karşı ısınıyorlardı.

Bazıları ormanın derinliklerinden odun getiriyor, çaylar demleyip, arazideki voleybol filesinde kirli kıyafetler kurutuyorlardı. Çadırı olan kişi sayısı epey azdı, genelde aileler yağmurlu havaya rağmen battaniye üzerinde oturuyorlardı. Ormanın içi hapşuran tıksıranlarla doluydu. Zehir kokan hava ciğer yakıyordu.




Tampon bölgedeki 200 metrelik yolun Yunan sınırına bakan kısmını gözlemlemeye koyuldum. 3-4 tane cazgır adam tüm kitleyi organize etmeye çalışıyor, küfür etmemelerini, taş atmamalarını ve yola oturmalarını tembihliyordu. Ön tarafa kadın ve çocukları yerleştirmiş barışçıl bir şekilde "biz buradayız" mesajı veriyorlardı. Bu esnada benim dışımda yalnızca bir gazetecinin olduğunu fark ettim. Konuştuğum bazı insanlar pasif direnişin işe yaramayacağını, sınırı zorlamaları gerektiğini söylüyordu. Grubu örgütleyen adamlarınsa kapının açılacağına dair umutlu olduklarını gördüm. "Eninde sonunda bu kapı açılacak, herkes yere otursun" diye Farsça, Türkçe, Arapça, İngilizce bağırıyorlardı (konuya dair video).


Sınıra sıfır noktası

Rastalı çok havalı bir Afrikalıyla bir süredir göz göze geliyorduk. Derken yanıma gelip bir kaçış planının olduğunu ve bu akşam Yunanistan'da olacağımızı söyledi. Bir yandan da diğer siyahilerle bir araya gelip bir siyahi kaçış takımı kurmaya çalışıyordu. "Bazı beyazlara da ihtiyacım" var diyerek beni de gruba dahil etti. Planının ne olduğuna dair sorularım yanıtsız kaldı, sadece takip etmem söylendi. Ben de dediğini yaptım.

20 dakikalık bir yürüyüşle yardım otobüslerinin olduğu alana geri döndüğümüzde artık dayanamadım ve planın ne olduğunu tekrardan sordum. Gittiğimiz yerde otobüslerin olduğunu ve birilerinin bizi direkt Yunanistan'a bırakacağını söyledi. Oldukça saçma ve tekinsiz bir plan olduğunu görünce geri dönüp fotoğraf ve video çekmekten şarjı bitmiş telefonumu şarj etmeye karar verdim.


Şarj kablom yoktu ve telefonuma epey ihtiyacım vardı. Yeterince hazırlıklı gelmemiştim anlaşılan. Tekrardan ailelerin olduğu ormanlık alana döndüğümde etrafı kalabalık bir kulübe fark ettim. Kulübenin içerisindeki 4-5 adam şarj işlerini yönetiyordu. İçeriye girişi kapatmışlar, insanların telefonlarını pencereden alıp şarja koyuyorlardı. %20-30'a ulaşınca telefonu sahiplerine geri veriyorlardı. Kulübenin çevresi nedense çok da kalabalık değildi. Dışarıdaki binlerce kişiye rağmen en fazla 30-40 kişi vardı. Ben de dayanamayıp camı tıklatarak dikkatini çektiğim bir adama 50tl gösterdim. İçerideki adam parayı kabul etmedi, "no money" diyerek telefonumu aldı ve telefonumu kendi iphone şarj aletine taktı. Kolaylıkla rant kapısına çevrilebilecek bir durumu adil bir sisteme çevirmişlerdi. Ara ara camdan

telefonumun hala yerinde olup olmadığını kontrol ederek üzerine çıktığım duvardan sınır kapısında olan bitenleri izliyordum. İşte tam da bu sırada göstericilerin sabrı kalmamış, pasif direniş savunucuları azınlığa düşmüştü. Millet taş atıp sınıra yığılmış telleri sökmeye başladı. İşte tam da bu anda günün ilk biber gazı ve ses bombaları atılmaya başlandı. Geriye kaçan yüzlerce kişi birbirlerini sıkıştırıyor, yere düşüp ezilenler Türk tarafında bekleyen ambulanslarla hastaneye taşınıyordu. Bense %20'yi bulan telefonumu bolca teşekkürler ederek kulübeden alarak, Gezi parkından edindiğim deneyimle, çatışmaya yaklaştım.


Bir ağacı siper olarak kullanarak (hepsi silinecek) bol bol fotoğraf ve video çekmeye başladım.


Köpeğiyle savaşanlar, çocuğunu savaş alanına getirip polislere gösterenler, bayrak sallayanlar, taş toplayanlar, çimlere oturup maç izlercesine olan biteni izleyenler...



Yunan tarafıysa kalabalık toplandıkça 3-4 gaz bombası atıp, Toma ile mavi bir su sıkıyordu. Bu rutin saatlerce sürdü, kalabalık toplanıyor, gaz bombası yiyip kaçışıyordu. Durum çaresiz görünüyordu.


Ailelerin olduğu ormanlık alana geri döndüm ve bir ağacın üzerine uzandım. Biraz dinlendikten sonra yeni cephelerin açıldığını gördüm. Gümrük kapısındaki denemeler işe yaramıyor, insanlar büyük gruplar halinde sınırın farklı noktalarını zorluyordu. İranlı anneyle tekrardan bir araya gelip son durumu konuştuk. İlginç bir şekilde kapıların açılacağını düşünüyordu, neden deniz yolunu tercih etmediğini sorduğumdaysa hiç parasının olmadığını söyledi. Anlaşılan son günlerde sınır kapısında toplanan insanlar parasız kesimi temsil ediyordu. İmkanı olanlar kişi başı yaklaşık 2000 euro vererek deniz ve Meriç nehri üzerinden şanslarını deniyorlardı.


Çatışma noktasına geri dönerken Türk yetkililerin mülteci grupları gaza getirmeye çalıştıklarına şahit oldum. "Hadi oğlum, sadece 20 kişi var, hepiniz bir olsanız geçersiniz" diyorlardı. Gruplar arasında birliğin olmaması hiç bir ilerleme kaydedilememesine neden oluyordu.


Derken "Sen buraya gelsene lan" sesleri işittim. Sesin geldiği yöne döndüğümde askerlerin koruduğu gümrük bahçesinden 3-4 kişinin sinirli bir şekilde beni çağırdığını fark ettim. Aramızdaki tel örgüye rağmen beni içeriye çekmeye çalıştılar, kendim gelebileceğimi söyleyince kapının yerini gösterdiler. Ne yapacağımı düşünürken arkamdan yaklaşan bir asker kolumdan tutup beni içeriye aldı. Binanın dışarıdan görünmeyen bir cephesine geldiğimizde "Ne yapıyorsun lan, Türk müsün? Ne fotoğraf çekiyorsun? Kimlerdensin?" gibi sorularla karşılaştım. Karşımdaki adam epey sinirli gözüküyor, tehditler edip, hafif fiziksel müdahalelerde bulunuyordu. Bense 5-6 agresif adam arasında kıstırılmaktan korkmuş nedense kadın bir askerin kadınlığından medet umarak "abla ne olur gitme" diyordum. Bunun karşılığında "Sen komutana nasıl abla dersin diyerek üzerime yürüdüler. Sakin bir ses tonuyla meraklı bir Türk vatandaşı olduğumu, sadece fotoğraf çekmeye geldiğimi söylüyordum. Bu arada ellerime inen bir tokatla komutan karşısında vücut dili kullanmanın yasak olduğunu öğrendim.


Epey agresif olan adam kameramı kıracağını, mahkemelik olacağımı, 4000 lira ödeyeceğimi söyleyip telefonumu istedi. Telefonumu neden istediğini sorduğumda adam yüzüme tokat yumruk arası bir şey attı. Artık argümanların bittiği yerdeydim. Telefonumun şifresini zorla açtırıp çektiğim fotoğrafları ve videoları incelemeye başladı.


Beniyse rüzgara ve çevreden atılan biber gazlarına maruz kalan gümrük bahçesindeki jeneratör kafesine kilitlediler. Bulunduğum bölgeden karşıya geçme mücadelesini izleyebiliyor, rüzgarla üzerime gelen biber gazını sakin kalarak atlatmaya çalışıyordum. Yunan polisinin attığı biber gazı ara ara bulunduğum askeri bölgeye de düşüyordu. Bir süre sonra Türk tarafından karşı tarafa uyarı ateşi açılmaya ve binaya gelen gaz kapsüllerine yine gaz kapsülüyle karşılık verilmeye başlandı. Türk tarafının her müdahalesinde çevredeki mülteciler "Türkiye" sloganları atıyordu.


Bulunduğum jeneratör kafesinin dört bir yanı tel olduğu için rüzgar alıyordu. Ara ara üşüdüğümü söylememe rağmen beklemem söylendi. Ağrımaya başlayan başım ve böbreklerimi rahatlatmak için jeneratörün üzerine tırmandım. Benim "suçuma" nasıl karşılık vereceklerini bilmediklerinden olacak kimse insiyatif almıyordu. Ara ara beni hatırladıklarında da "manyak mısın, ne yapıyorsun burada" diyorlardı. Benim aklımsa telefonumdaydı. Telefonumu alan adam uzunca telefonumu karıştırmış, gün boyunca çektiğim çoğu fotoğrafı ve videoyu silmişti. Acaba fotoğrafları iphone'un "son silinenler" klasöründen de silmiş miydi? Eğer fotoğrafları galeriden silmişse, kolaylıkla çektiklerimi tekrardan geri alabilecektim.


Beni tamamen unutmuşlardı, bense kimle konuşmam gerektiğini bir türlü çözememiştim. Herkes birbirine "komutanım" diyor, arada yakaladığım rütbeliler de "bari beni daha sıcak bir yere alın, böbreklerim düşecek" dememe sessizlikle cevap veriyorlardı. Hakkımda karar verme işini herkes bir başkasına bırakıyordu, binadaki doğru otoriteyi tespit etmem gerekiyordu. Birilerinin dikkatini çekebilmem üç saatimi aldı. Kendimi hatırlatmak için kafese vuruyor ara ara abartılı öksürükler atıyordum. İşte tam da bu sırada bulunduğum yerin hemen yanına (askeri karargahın içine) bir gaz kapsülü düştü. Duman üzerime gelmeden dikkat çekmek adına abartılı çığlıklar atıp, boğulma sesleri çıkardım. Biraz duman yedikten sonra askerin birisi kafesimi açıp beni binanın başka bir yerine aldı. Toplamda dört saat boyunca anlamsız bir şekilde bekletildikten sonra bir daha gelmemem söylenerek Edirne'ye yakın bir bölgeye bırakıldım. Üstelik gün boyunca çektiğim çoğu fotoğraf ve video kurtarılamayacak biçimde silinmişti.


Üşümüş, hastalanmış, yorulmuştum. Gece 2'de eve vardım, bitkin bir şekilde kendimi odama attım. Telefonum çaldı.


Arayan gün boyunca bana yardım eden İranlı kadındı. Gözyaşları içerisinde durumun kötüleştiğini, biber gazının ailelerin olduğu tarafa doğru geldiğini söyledi. Ne cevap verebildirdim ki? Üşüyüp üşümediğini sordum, çocuğu Mikail'in durumunu sordum.


Öksürmeye başladı, anlaşılan biber gazı gelmişti. Telefon kapandı.


Bugün gazeteci refleksleriyle olanları sadece gözlemlememiştim, bir parçamı orada bırakmıştım. Bir süre sıcak yatağımın üstünde kalakaldım.







2,475 views

​© 2023 by STREET LIFE. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean
  • Twitter Clean
  • Flickr Clean